Translation: from english to turkish

from turkish to english

aylık almak

  • 81 debate

    n. tartışma, çekişme, görüşme, müzakere
    ————————
    v. çekişmek, tartışmak, danışmak; düşünüp taşınmak; dikkate almak
    * * *
    1. tartış (v.) 2. tartışma (n.)
    * * *
    [di'beit] 1. noun
    (a discussion or argument, especially a formal one in front of an audience: a Parliamentary debate.) tartışma, müzakere
    2. verb
    1) (to hold a formal discussion (about): Parliament will debate the question tomorrow.) tartışmak, müzakere etmek
    2) (to think about or talk about something before coming to a decision: We debated whether to go by bus or train.) tartışmak

    English-Turkish dictionary > debate

  • 82 deem

    v. farzetmek, varsaymak, saymak, zannetmek; inanmak; dikkate almak
    * * *
    say
    * * *
    [di:m]
    (to judge or think: He deemed it unwise to tell her the truth.) düşünmek, saymak

    English-Turkish dictionary > deem

  • 83 defer

    v. ertelemek, tecil etmek; uymak; saygı göstermek, riayet etmek, ağırdan almak
    * * *
    ertele
    * * *
    I [di'fə:] past tense, past participle - deferred; verb
    (to put off to another time: They can defer their departure.) ertelemek, tehir etmek
    II [di'fə] past tense, past participle - deferred; verb
    ((with to) to act according to the wishes or opinions of another or the orders of authority: I defer to your greater knowledge of the matter.) uymak, boyun eğmek
    - in deference to
    - deferment, deferral

    English-Turkish dictionary > defer

  • 84 dehydrate

    v. suyunu almak, kurutmak
    * * *
    1. suyunu al 2. suyunu çıkar
    * * *
    (to remove water from or dry out (especially foodstuffs): Vegetables take up less space if they have been dehydrated.) kurutmak, suyunu almak

    English-Turkish dictionary > dehydrate

  • 85 delight

    n. keyif, zevk kaynağı, zevk; haz, sevinç
    ————————
    v. hoşnut etmek, sevindirmek, hoşlanmak, hoşuna gitmek; zevk almak
    * * *
    1. hoşnut et (v.) 2. zevk (n.)
    * * *
    1. verb
    1) (to please greatly: I was delighted by/at the news; They were delighted to accept the invitation.) memnun etmek, sevindirmek
    2) (to have or take great pleasure (from): He delights in teasing me.) zevk almak, keyif almak
    2. noun
    ((something which causes) great pleasure: Peacefulness is one of the delights of country life.) keyif, neşe
    - delightfully

    English-Turkish dictionary > delight

  • 86 depose

    v. görevden almak, azletmek; tahttan indirmek; ifade vermek; şahitlik etmek, yeminli şahitlik etmek
    * * *
    görevden al
    * * *
    [di'pəuz]
    (to remove from a high position (eg from that of a king): They have deposed the emperor.) tahttan indirmek, iktidardan düşürmek

    English-Turkish dictionary > depose

  • 87 deprive

    v. mahrum etmek, yoksun bırakmak; görevden almak; rütbesini indirmek (kilise)
    * * *
    mahrum et
    * * *
    ((with of) to take something away from: They deprived him of food and drink.) yoksun bırakmak
    - deprived

    English-Turkish dictionary > deprive

  • 88 deride

    v. alaya almak, alay etmek
    * * *
    alay et
    * * *
    (to laugh at; to mock.) alay etmek, alaya almak
    - derisive
    - derisory

    English-Turkish dictionary > deride

  • 89 derive

    v. türetmek; sağlamak; çıkarmak; kaynaklanmak
    * * *
    türet
    * * *
    1. verb
    1) (to come or develop from: The word `derives' is derived from an old French word.) gelmek, türemek
    2) (to draw or take from (a source or origin): We derive comfort from his presence.) almak, elde etmek
    - derivative 2. noun
    (a word, substance etc formed from another word, substance etc: `Reader' is a derivative of `read'.) türev

    English-Turkish dictionary > derive

  • 90 detain

    v. alıkoymak; mahrum etmek; hapsetmek, gözaltına almak
    * * *
    1. alıkoy 2. durdur
    * * *
    [di'tein]
    1) (to hold back and delay: I won't detain you - I can see you're in a hurry.) geciktirmek, alıkoymak
    2) ((of the police etc) to keep under guard: Three suspects were detained at the police station.) gözaltına almak

    English-Turkish dictionary > detain

  • 91 disable

    v. sakatlamak, ehliyetini almak, kullanılmaz hale sokmak, hizmet dışı bırakmak; yetkisini almak, alıkoymak, menetmek
    * * *
    1. etkisiz kıl 2. geçersizleştir
    * * *
    [dis'eibl]
    (to reduce the ability or strength of; to cripple: He was disabled during the war.) sakatlamak
    - disability payment
    - disabled
    - disablement

    English-Turkish dictionary > disable

  • 92 discharge

    n. deşarj, boşaltma, boşalma, salgı, akma; salıverme, salgılama, irin; iltihap; ateşleme; işten çıkarma, kovulma, tahliye; terhis; taburcu olma; hak iadesi; ödeme; ağartıcı madde
    ————————
    v. ateşlemek, ateş etmek; deşarj etmek, boşaltmak, boşalmak; görevden almak, işten atmak, tahliye etmek, işten kovmak, atmak, işten çıkarmak, terhis etmek; taburcu etmek; serbest bırakmak; muaf tutmak; ödemek, yerine getirmek; akmak; iltihap çıkmak
    * * *
    1. akıntı 2. boşalt (v.) 3. boşalma (n.) 4. yük boşalt (v.) 5. yük boşaltma (n.)
    * * *
    1. verb
    1) (to allow to leave; to dismiss: The soldier was discharged from the army; She was discharged from hospital.) ihraç / taburcu / tahliye etmek
    2) (to fire (a gun): He discharged his gun at the policeman.) ateşlemek, ateş etmek
    3) (to perform (a task etc): He discharges his duties well.) yapmak, ifa etmek
    4) (to pay (a debt).) borçtan kurtulmak
    5) (to (cause to) let or send out: The chimney was discharging clouds of smoke; The drain discharged into the street.) göndermek, çıkar(t)mak
    2. noun
    1) ((an) act of discharging: He was given his discharge from the army; the discharge of one's duties.) terhis
    2) (pus etc coming from eg a wound.) cerehat, akıntı

    English-Turkish dictionary > discharge

  • 93 disdain

    n. tepeden bakma; küçümseme; kibir, tenezzül etmeme
    ————————
    v. hafife almak, küçümsemek; tenezzül etmemek; reddetmek
    * * *
    1. horgör (v.) 2. horgörme (n.)
    * * *
    [dis'dein] 1. noun
    (scorn or pride: a look of disdain.) hor görme, küçümseme
    2. verb
    1) (to be too proud (to do something).) tenezzül etmemek
    2) (to look down on (something): She disdains our company.) küçük görmek, aşağı görmek
    - disdainfully

    English-Turkish dictionary > disdain

  • 94 disengage

    v. kurtarmak, salıvermek, boşa almak, çözmek, kurtulmak, geri çekilmek [ask.]; ilişkisini kesmek
    * * *
    1. ayrıl 2. serbest bırak
    * * *
    [disin'ɡei‹]
    (to separate or free (one thing from another): to disengage the gears; He disengaged himself from her embrace.) ayırmak

    English-Turkish dictionary > disengage

  • 95 dismiss

    interj. dağılın
    ————————
    n. azletme
    ————————
    v. bırakmak, işten atmak, işten çıkarmak, görevden almak, işten kovmak, kovmak; açığa çıkarmak, azletmek, salıvermek, affetmek, ihraç etmek, savmak; reddetmek (dava)
    * * *
    1. çıkar 2. kov
    * * *
    [dis'mis]
    1) (to send or put away: She dismissed him with a wave of the hand; Dismiss the idea from your mind!) uzaklaştırmak, göndermek
    2) (to remove from office or employment: He was dismissed from his post for being lazy.) işten kovmak, yol vermek
    3) (to stop or close (a law-suit etc): Case dismissed!) (dava) reddetmek

    English-Turkish dictionary > dismiss

  • 96 displace

    v. yerinden çıkarmak, yerinden etmek, yerine geçmek, çıkarmak
    * * *
    1. yerinden çıkar 2. yerini değiştir
    * * *
    [dis'pleis]
    1) (to disarrange or put out of place.) yerini değiştirmek, başka yere koymak
    2) (to take the place of: The dog had displaced her doll in the little girl's affections.) yerini almak
    - displaced person

    English-Turkish dictionary > displace

  • 97 dispossess

    v. yoksun bırakmak, mahrum etmek, kiracıyı evden çıkarmak; malına el koymak; kamulaştırmak; kapmak (top)
    * * *
    mal ve mülkünü zaptet
    * * *
    [dispə'zes]
    (to take (property) away from: He was dispossessed of all his lands.) elinden almak, el koymak

    English-Turkish dictionary > dispossess

  • 98 disqualify

    v. diskalifiye etmek; yetersiz bulmak, menetmek; yetkisini elinden almak
    * * *
    1. diskalifiye et 2. ehliyetini kaldır
    * * *
    1) (to put out of a competition etc for breaking rules: She was disqualified for being too young.) yarışma dışı/diskalifiye etmek
    2) (to make unfit for some purpose: His colour-blindness disqualified him for the Air Force.) yetersiz bulmak

    English-Turkish dictionary > disqualify

  • 99 draft

    n. müsvedde; çekiş, ödeme emri, para çekme, çekme, istismar; taslak, manga; askerlik; sıkıntı, rahatsızlık; hava akımı, cereyan
    ————————
    v. tasarlamak, taslağını çizmek, planlamak; askere almak, görevlendirmek
    * * *
    1. taslak çiz (n.) 2. kabaca plan yap (v.) 3. taslak (n.)
    * * *
    1. noun
    1) (a rough sketch or outline of something, especially written: a rough draft of my speech.) taslak, müsvedde, tasarı
    2) (a group (of soldiers etc) taken from a larger group.) kura ile seçilenler, tertip
    3) (an order (to a bank etc) for the payment of money: a draft for $80.) havale, ödeme emri
    4) ((American) conscription: He emigrated to avoid the draft.) askere al(ın)ma
    2. verb
    1) (to make in the form of a rough plan: Could you draft a report on this?) taslak hazırlamak, müsvedde yapmak
    2) ((American) to conscript into the army etc: He was drafted into the Navy.) askere almak/çağırmak
    - draft dodger
    - draft evasion
    - draftsman

    English-Turkish dictionary > draft

  • 100 drag

    n. tırmık, trol, tarak, kızak; engel; direnç; ağır hareket; el arabası, atlı araba; zahmetli şey; sıkıcı tip; aptal, geri zekâlı tip; etki; bir nefes; koku (av); kadın elbisesi (eşcinsel erkeğin giydiği)
    ————————
    v. çekmek, sürüklemek, sürümek, sürünmek; ağırdan almak; ağ ile suyun dibini taramak, taramak; söz konusu etmek; bulaştırmak, sokmak; sürüncemede kalmak, geçmek bilmemek; durgunlaşmak; ağır tempoyla çalınmak
    * * *
    1. sürükle 2. sürükle (v.) 3. sürükleme (n.)
    * * *
    [dræɡ] 1. past tense, past participle - dragged; verb
    1) (to pull, especially by force or roughly: She was dragged screaming from her car.) sürüklemek, çekip almak
    2) (to pull (something) slowly (usually because heavy): He dragged the heavy table across the floor.) çekmek, çekerek götürmek
    3) (to (cause to) move along the ground: His coat was so long it dragged on the ground at the back.) sürükle(n)mek
    4) (to search (the bed of a lake etc) by using a net or hook: Police are dragging the canal to try to find the body.) taramak
    5) (to be slow-moving and boring: The evening dragged a bit.) geçmek bilmemek, uzayıp gitmek
    2. noun
    1) (something which slows something down: He felt that his lack of education was a drag on his progress.) engel, mâni
    2) (an act of drawing in smoke from a cigarette etc: He took a long drag at his cigarette.) nefes, fırt
    3) (something or someone that is dull and boring: Washing-up is a drag.) sıkıcı şey, karın ağrısı
    4) (a slang word for women's clothes when worn by men.) erkeğin giydiği kadın elbisesi

    English-Turkish dictionary > drag

Look at other dictionaries:

  • aylık almak — bir aylık çalışma karşılığında para almak …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • aylık — is., ğı 1) Birine, görevi karşılığı olarak veya geçimi için her ay ödenen para, maaş Ordu ve hükûmet aylıklarımızın bir kısmıyla altın alırdık. F. R. Atay 2) sf. Bir ay içinde olan Aylık kazanç. 3) sf. Bir ay süren Aylık iş. 4) sf. Ayda bir kez… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • maaş almak — aylık almak …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • kesenek — is., ği, ekon. 1) Görevlilerin aylıklarından her ay belli oranda kesilip bir sosyal güvenlik kurumuna yatırılan para Emeklilik maaşı sade bir vefa borcu değil, ömür boyu bu maksatla toplanmış keseneklerin aylık hâlinde geri verilmesi. H. Taner 2) …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • maaş — is., Ar. maˁāş Aylık Birleşik Sözler maaş bordrosu asli maaş dolgun maaş açık maaşı emekli maaşı eytam maaşı tekaüt maaşı …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • sipariş — is., Far. sipāriş 1) Bir şeyin yapılmasını, gönderilmesini, getirilmesini isteme, ısmarlama 2) Yapılması ısmarlanan şey Bütün bu siparişleri bir ayrı deftere kaydetmeyi unutmazmış. A. Ş. Hisar 3) esk. Birinin kendi maaşından kesilerek başkasına… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

  • temizlemek — i 1) Arıtmak Yeşil alanların, parkların, koruların klorofili kirli havayı süzer, temizler. H. Taner 2) Sakıncalı, pürüzlü bir işi olumlu sonuçlandırmak 3) mec. Bitirmek, tüketmek Bir aylık iş vardı, bir haftada temizledim. Bir tepsi böreği… …   Çağatay Osmanlı Sözlük

Share the article and excerpts

Direct link
Do a right-click on the link above
and select “Copy Link”

Wir verwenden Cookies für die beste Präsentation unserer Website. Wenn Sie diese Website weiterhin nutzen, stimmen Sie dem zu.